Tuesday, December 30, 2014

Bir Karın Ağrısı olarak Ezguita

Rahat olun ben deilim fotograftaki:)
Az evvel tam koordinatları bildiriyorum ki trafik polisleri arabanın camını tıklattılar ve sürücüyü çağırmamı istediler. Karaköy'de birincisinin düzenlendiği Kahve Festivali binasının önünde park halindeki arabamızda keyif çatar simülasyonu yapıyordum. Herşeyi üstüme alma konusunda 2014 Balkan ve Akdeniz Olimpiyatları şampiyonu olduğum için keyif çatmamdan mütevellit geldiklerini düşündüm polis abilerin, tüh dedim keşke burada oturup dikkat çekeceğime 2 günde 134 kez giderek müptelası olduğum karınca kafe'de geçirseydim vaktimi. Oysa tam da zıttıymış, benim orada olmam arabanın çekilmesini önlemiş. Zarar verdim diye düşünürken bilakis külfetten kurtarmışım Mr. Smith'i.
...
Yukarıdaki paragrafı 28 Aralık Pazar günü başladım yazmaya, bugün tamamladım. Bugün ayın 30'u. Yarın yılbaşı. Bulutlar da standart görüntüyü bozmadı, kar yağıyor dışarıda. Bense bir süredir Göksel'in "Bi seni konuşur, hep seni konuşurum" şarkısını hayata geçirmekteydim. Çok şükür kalmadı konuşacak bir şey. 
Yeri gelmişken kendimle ilgili bir saptama, çıkarsama yapmak istiyorum saygıdeğer jüri; ben naif olmayı, naif yaşamayı bilinçli olarak seçtim, saflıktan, şaşkalozluktan değil. Yoksa ben de bilirim karın ağrısı olmayı. 
İç dökme seansını burada kesiyor, kahve festivalinden bir anektodla 2014'ün belki de bu son yazısını bitirmek istiyorum.
Festival kalabalığında oturacak bir nokta bulmak için dolanırken 1 metre ötemde duran uzun boylu bir adama ansızın, adeta otomatik olarak yapılan bir refleks gibi "Siz Kutluğ Ataman mısınız?" diye sordum. Karşı taraf son derece kibirli ve üstten bir üslupla "Sizi duyamıyorum" dedi. Artık o olmadığından emindim ama yine de arkamı dönüp gidemedim ve aynı soruyu tekrar ettim bir çıt daha yükselterek sesimi. Beklediğim yanıt bir çıt daha kendini beğenmiş telaffuz edildi: Hayır!
Aradan bir müddet geçti; stantımızda kısa zamanda pazarlama uzmanına bağlayan Ted Mosby bana "Az evvel Erdil Yaşaroğlu burdaydı" dedi.
Evet snobistan kralı Erdil Kibirbudalası'ydı tam zıttı bir insan olan, boş bulunup Kutluğ Ataman sandığım adam...
Sonra aklıma şu anım geldi; yıllar yıllar evvel Harbiye Açık Hava'da konsere girmek için beklerken yanımdan Şener Şen geçti. Çok sevdiğim için kendisini heyecanlanıp "Aaaa Müjdat Gezen" diye bağırdım. Yüzüme baktı ve gülümsedi. Olgunluk, olmuşluk başka bir şey kendini beğenmişlik kumkumaları.
...
Seneye görüşmek üzere sevimli caretta carettalar.

Monday, December 22, 2014

Bana Bunu Yaparsın Ha?

How I Met Your Mother
Ayyy sorma evladım; öyle yazıyom olmuyo, böyle yazıyom olmuyo. Günlerdir her yazdığım draft (taslak) olarak kalıyor. 
Bir koyvermişlik içindeyim ki sorma ne haldeyim. Sorma kederdeyim. Sorma yangınlardayım zaman zaman... Halk arasında saldım çayıra durumları olarak da tabir edilir.
Yalnız Özlem var ya sana hafiften gıcık oldum; "Müsait bir zamanında arar mısın? dedim, "Ok" dedin. Ama aramadın. Birleşmiş Milletler Sözcüsü müsün, genel müdürü mü oldun yoksa şirketin? Nedir kızım? Çok mu meşgulsün fotojenik insan?
İşte bu noktada serbest çağrışım metoduyla ilerleyerek Türkiye hakkında bilmeniz gereken 10 mahvedici gerçekten birini sizlerle paylaşmak istiyorum; Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeysen ve şöför koltuğunda oturuyorsan Barak Obama'sın sanki; kaybedecek 1 saniyen yok. (Hatta Barak Obama bile o kadar meşgul değildir, inan) Öndeki araba yeşil yanmasına rağmen 2 saniye geç mi hareket etti, hemmeenn kornaya bas. Çünkü sen OECD başkanısın ve tam 8'i 32 dakika 23 saniye geçe çok önemli bir kararı yönetim kurulu üyelerine açıklayacaksın. 24 geçeye kalırsan dünya yokolacak. Zannedersin ki toplumun %92'si holding sahibi...
Türkiyem regl olmak üzere olan kadın gibi gergin her daim. 
...
Sevgili eşim Ömer Kavur'un tükkanında Ted Mosby'nin Kozyatağı şubesi çalışmaya başladı. Ve uyuz bir tip olduğu için bana Ezgi Abla diye hitap ediyor. Hadi o uyuz, diğer arkadaşlarına ne demeli? Serkan olsun, Can olsun "Ezgi Aplam aşağı, Ezgi aplam yukarı". Hay Allam ya. Bu sevimsiz mevzu bir yana Ted Mosby iyi ki Nutz ailesine katıldı. Her cumartesi ve pazar sabahı gece hayatından ve uykusuzluktan başını ve gövdesini doğrultamaz bir halde gelerek, bir gece önce iyi aile terbiyesi almasından kelli kaçırdığı fırsatları başı ağrıdan çatlar iken süper tatlı anlatıyor ve biz de yaşımız bir hayli ilerlediği için hafiften kıskanarak dinliyoruz. Gençlik yıllarımızı hatırlıyor, birkaç dakika da olsa o enerjiyi hissediyoruz...
Hayatımız sitcom, baştan ayağa, düpedüz, %100, değilse namerdim.
...
İletişim başlıklı eğitimde nedense sadece ben çok ama çok eğleniyorum. Hocaların 2si de acayip teatral ve komik. Ve adeta beni anlatıyorlar. Eksiği yok, fazlası var. Dersin sonunda kohkidikohkoh gülmeme rağmen öyle doluyor, öyle şişiyorum ki tüm zamanların en nevrotik şarkılarından biri olan 1989 Örovizyon yarışması Türkiye temsilcisi Bana Bana şarkısını en tiz sesimle söyleyerek tükkana gitmek ve Kavur Bey'e kill bill hareketi çekmek istiyorum!

Bana bana, bana bana
Bana bunu, bana bunu, bana bana
Bana bana, bana bana
Bana bunu, bana bunu, bana bana
Yapamazsın ayayayay
Yapamazsın ayayay
Ya bir gün giderse
Yine seni yine seni üzerse
Ya bir gün giderse
Yine seni yine seni üzerse

http://www.youtube.com/watch?v=Vn5mQWCpMxA
...
Bir de kadınlar "Bana bana" derken, ikinci ses olarak erkekler de "Olur mu? olur mu?" diye soruyorlardı, sinir krizinin eşiğine çömdüm, kalkıcam.
Allah söz yazarının taksiratını affetsin.
...
Bir de ne dicem; 25-28 Aralık tarihlerinde CoffeeNutz ekibi olarak Kahve Festivalindeyiz. Karaköy'de Galata Rum Okulu'nda.

Thursday, December 11, 2014

Atom Heart Mother çalıyordu ben bu yazıyı yazarken

"Bir şeyin miktarı ne kadar artarsa etkisi o kadar azalır." sözüyle başlıyorum Aralık ayındaki bu ilk yazıya. 10'u olmuş ayın, ancak yazabiliyorum. Çünkü ben çok meşgul bir insanım, toplantıdan spora, konserden bara koşturmaktayım. Ve de farketmişsinizdir gerçi, çok az konuşurum. Doğuştan zanakslıyım adeta. Böylesine eşsiz, benzersiz bir cool'luk bendeki. Ve hatta zanaks familyasının ürünlerini benim beyin hücrelerimi, hipofiz bezimi, hormon seviyelerimi kopyalayarak yaptı ilaç firmaları. E daha ben size ne diyim? Bu, bir.
...
Bugün çok çok eskilerden bir şey hatırladım; küçükkene, ortaokul birden itibaren hep ben sınıf başkanı seçilmiştim. Her seçim öncesi öğretmenin 'Kim sınıf başkanı olmak ister?' sorusuna başkan olmaya son derece istekli ve kendinden emin 'Ben' diye yanıt vermiş, adaylığımı koymuştum kendimden emin... Gel zaman git zaman liderlik vasfım ve isteğim doğrusal olarak azaldı. Top peşinde canla başla koştum ama oyun kurucu hiç olmadım, olmak istemedim. Bu da böyle bir anım. Bu, iki.
...
Türkiye'nin çamaşır suyu, namı diğer klorak tüketiminde dünya birincisi olduğunu düşünüyorum. Sebebi elbette bu ülkede yaşayan kadınlardaki hijyen takıntısı. Ben de bu takıntıya taktım ve çubuğu tersine büküverdim. Misal Güneyto henüz emeklemeyi öğrenmişken, pek tabi kucakta durmak istememekteyken alışveriş merkezlerinde ve hatta hastanede oğlumu yere bıraktım. Köfteci şirinin 'Merhaba mikrop, ben Can Güney' dediğini gözlerinden okudum. Hemen akabinde hemcinslerim de bu davranışımdan dolayı bakışlarıyla canıma okudular. Bu, üç.
...
Ya geçen gün başıma gelene ne demeli? Kulaklıklarımı takmış, müzik dinleyerek, J'lo gibi dans ettiğimi hayal ederek, aklımdan geçenlere gülümseyerek evden optimuma doğru yürümekteydim. Üst geçitten geçer iken bir süredir kâh yamacımda kâh peşim sıra beni takip eden bir delikanlı yanıma geldi ve bana "Sen birşey mi aldın?" dedi. "Yok almadım" dedim. "Insanlar senin kafanın güzel olduğunu sanıyorlar" dedi. "Kim sanıyor?" dedim. "Yolda seni görenler" dedi. "Bana ne" dedim. "Bilmiyorum artık" dedi. Arkadaşım bi dakka bakar mısın? Bu ülkede gülen yüz, mutlu insan görmek istemiyorlar. Herkes gergin olsun, mutsuz olsun, ayarcı başı olsun. Kornoya bassın, yayanın üstüne üstüne sürsün... Etraflıca bu ülkede yaşanmaz abi moduna girmişim. Bu da dört.


Sunday, November 30, 2014

Türkiye'de Yaşamaya Çalışmak: Öğrenilmiş Çaresizlik

Koş Lola Koş (1998, Tom Tykwer)
Az önce yayımladığım yazım Aileden Sorunlu Sansür Kurulu tarafından Türk toplumunun ahlakına, gelenek ve göreneklerine uygun olmadığı sebebiyle blogumdan kaldırıldı. Tuvalet, külotlu çorap gibi ifadelerin hele de evli bir kadın ve hatta bir anne tarafından cümle içinde kullanılması hiç hoş değildi. Çizmeyi aşıyordum ama...
Bıktım, gerçekten bıktım. Bu dar görüşlülükten, herkesin yargıç olduğu memleketimin bu kötücül ve kıskanç ve erkeğe tapan zihniyetinden. "Hadi evinize, akşam oldu, ananız babanız yok mu sizin?" diye avaz avaz bağırmak istiyorum.
Rana hatırlar mısın yıllar yıllar evvel bana "Boyunduruk köpeğiyiz biz" başlıklı bir mail atmıştın. Martin Seligman isminde bir bilim insanının yaptığı deneyi anlatıyordu mail. Çok etkilemiştim. İşte bu deneyi bir başka blogtan aynen alıntılıyorum:
"Seligman, yirmi dört tane köpeği bir araya getiriyor ve köpekleri üçe bölüyor: Kaçış grubu, boyunduruk grubu ve kontrol grubu.
Köpeklerin hepsi aynı odadayken kaçış grubundaki köpeklerin ayaklarına elektrik şoku veriliyor. Odada bulunan bir butona basarak şoku kesmek mümkün. Köpekler butona basmazsa şok kendiliğinden 30 saniye içinde kesiliyor. Bu gruptaki köpekler, kısa sürede butona basmayı öğreniyor ve şokun süresini azaltıyor.
Boyunduruk grubundaki köpeklere de aynı şok uygulanıyor, ancak köpekler butona bassalar bile şok kesilmiyor. Bu köpekler de butona basmayı deniyor ama belli denemeden sonra vazgeçiyorlar.
Kontrol grubundaki köpeklere ise aynı odada olmalarına rağmen hiç şok verilmiyor.
Bu öğrenmeden sonra köpeklerin hepsi kısa bir çit ile iki bölüme ayrılmış bir alana götürülüyor. Köpeklerin hepsine elektrik şoku verilip, çitten karşıya atlamaları bekleniyor. Birinci kaçış ve üçüncü kontrol grubundaki bütün köpekler, karşıya atlıyor. Boyunduruk grubundaki 8 köpekten 6’sı hiçbir şekilde karşıya atlamıyor.
Deneyin sonucunda boyunduruk grubundaki köpeklerin ne yaparlarsa yapsınlar şoku kesemeyecekleri, yani çaresiz olduklarını öğrendikleri sonucuna varılıyor.
Daha sonra yapılan birçok araştırma insanlar için de durumun benzer olduğunu ortaya koymuş. Örneğin yetiştirme yurtlarındaki çocuklar, ortalama bir çocuğa göre çok daha az ağlıyorlar. Çocuklar, ağlamalarına bir reaksiyon alamadıkça ağlamaktan vazgeçiyorlar. Uslu oldukları için değil, ağlamalarının hiçbir değeri ve etkisi olmadığını düşündükleri için ağlamıyorlar. Ağlayan çocuklar, sanılanın aksine kendini çaresiz hissetmeyen, içinde bulundukları hoşlarına gitmeyen durumu değiştirmeye çalışan çocuklar.
Psikolojide insanların içinde bulunduğu bu duruma öğrenilmiş çaresizlik deniyor."

Oğlum Güneyto, bu toplum adamı hep dize getirmeye, kafaları, bedenleri bir örnek giydirmeye çalışır, boyunduruk köpekleri gibi olalım ister. Sen ne yap ne et kaçış grubuna dahil ol. Kaç. Kurtul. Run Güney Run. Koş Güney Koş.

Friday, November 21, 2014

Ofis Uzayında Kurulan İlişkiler ya da Bana ne Aman Ben Anlamam

Merhaba ben Kurumsal'dan Nazlı Su
Blogumun okunma sayıları giderek düşüyor. Yazılarımı biraz seyrek yazar oldum evet ama sebep bence bu değil. Birçoğunuzun bildiği gibi 8 yıl ruhumu çürüten bankacılık sektöründe debelenip akabinde 532'de çalışmaya başladım. 532 o kadar farklıydı ki "Anam böyle de bir şirket olabiliyormuş demek" modunda şaşkın, kırmızı yanak Heidi tadında naif bir haleti ruhiye içerisinde ve on milyonda bir görülen problemi görmezden gelerek çalıştım uzun süre. Heidi formatında olduğumdan çoğu insanı pek sevdim. Pek sevilesi olduklarından mı? Pek tabi ki hayır. Piyango bana çıkmıştı ya; sevilmeye, kabul görmeye ihtiyacım vardı, bi de pıt atmış, sevgi kelebeği modunda sevmeye.
2 ay oldu 532'den ayrılalı. Gerçekten sevdiğim ve güvendiğim bir iki kişi var. Onun dışında 0.3 gr. seviyesinde görüşüyorum tabi bir zamanlar içimi, dışımı bilen insanlarla. Bu yazıda soru-cevap metoduyla ilerliyoruz; hayal kırıklığı var mı? Tabi ki hayır. Merak ettiğim birkaç konu var sadece; uyuya kaldığın için kaçırdığın filmin sonunu merak etmek gibi. Whatever happened to baby Eva Longria?* Sahiden noldu kırmızı vespalı Eva Longria'ya? Birlikte karpuz kesiyorduk oysa.
Burada yazı yazdığım masadan kalkıyor ve sesimi çatlatıp böğürerek hunharca şu şarkıyı söylüyorum; "Yalan dünya herşey bomboş hancı sarhoş yolcu sarhoş" ve yetmiyor barın kapanmasına yakın şu şarkı geliyor:

http://www.youtube.com/watch?v=ar9PExMugJg

Yazının bitmesine yakın ise biz buraya nerden geldik diye soruyor ve tekrar başa dönüyoruz. 6 yıldır sosyalleştiğim çevreden ayrılınca okunma sayım düştü gibime geliyor. Başka sahalarda top sektirmeliyim.

Bu yazıda neyin bir kez daha altını çizdik? Neymiş? İş yerlerinde kurulan arkadaşlıklar balonmuş, şirketten ayrıldığın gün sönüyormuş. İstisnalar hariç.

(*)Whatever Happened to Baby Jane filmine gönderme.

Thursday, November 20, 2014

Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 Parçası*

"Yok be eski tadı tuzu yok buraların" demek üzereydim çok değil birkaç saat önce. Hatta düpedüz diyordum bile evvelsi gün, ondan bir gün önceki gün, geçen hafta... Oflaya puflaya, surat asık, boyun, bel, bikini bölgesi olan kasık 'kasık' vaziyette dolanmakla meşguldum. Ziyadesiyle sıkıştırılmış, "kurtarılmış bölge" tadında, Perihan Abla dizisi sıcaklığında yaşadığımı sanar, kah annemin, kah eşimin, kah tatlı su balığının beşiğini tıngır mıngır sallar iken domino taşlarından biri düşüverdi, ardı sıra ortalıkta ne var ne yok devrildi. İletişim olarak adlandırdığımız en be en önemli mevzuda core kadrodaki şahısların tümüyle tartışarak sınıfta kaldım. Vere vere ayarı, oldum mu sana ayarcıların başı.

Derken tüm zamanlarda en bombastik yöneticim olarak otobiyografime adını yazdıran Esra Gül Nilbaz imdadıma yetişti ve onun tavsiyesiyle bu akşam İletişimde Ustalık eğitimine başladım. Peki bilin bakalım, bazılarının İstanbul'un öteki ucundan 4 vesaitle geldiği eğitim salonu neredeydi? Bizim eve 3 dakikalık yürüme mesafesinde! Hatırlarsanız daha önceki derslerimizde hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını söylemiştik.

Eğitimi çok beğendim; 10 numara 5 yıldız.
İletişim hususunda en azından kalfa olduğumu sanarken ben, 10 üzerinden 10 çırak çıkıverdim.

Tam bir loser.
Ama ölmek, dönmek yok.
Tez vakitte hedef gemisini denize indiriyorum.
Ve ilk işimi hallediyorum.
Nedir bu iş? diye soracak olursanız size nanik yapıyorum. Herşeyin bir zamanı, benim de dermanım var**. Elbette. Bazen çiçek açıp bazen solacağım. Elbette daldan dala konup sonra uçacağım...***

*!994 yapımı Michel Haneke filmi.
**Fikret Kızılok'un söylediği "Bir Harmanım Bu Akşam" şarkısına gönderme.
***Candan Erçetin'in Elbette adlı şarkısının sözlerinden bir bölüm.

Tuesday, November 11, 2014

Karabatak

Günlerdir kalbim pırpır. Haber bekliyorum, nasıl yazayım? İnsomnia Şirketler Topluluğu'ndaki sekreter kızla uzun uzadıya telefon sohbetleri yapar olduk; zırt pırt aradığımdan. Başta kısa tutuyorduk, derken laf lafı açtı ve sekreter kızımıza bir kısmet bile çıktı; bizim apartmanın alt katındaki nalburda çalışan yıkıcı yeşil gözleri, her daim gülen yüzü, tontis göbeğiyle tatlı mı tatlı genç adam; ismi varsayalım Ahmet olsun.

Yukarıdaki paragrafta anlatılanlardan kalbimin pır pır etmesi ve Ahmet betimlemesi %100 doğrudur. Nasip kısmet hikayesi dahil geri kalan külliyen yalandır, dünyada ölümden başkası da...

Doğrusu şu ki Barış Uygur ve Tuncay Akgün'den mail bekliyorum; insomnik sekreter hanımkızımız "Barış Bey mail adresinizi istedi, size mail atacak" dedi. Tuncay Bey de Bezgin Bekir çizdiği için bezdi mi ki? Mail atmaya haceti mi yok ki? Bu espriyi baba esprisi yapabildiğimi göstermek için yaptım.

Onu bunu bırakın da ben size işin aslını söyleyim; bu aralar pek iyi gitmiyor hayat. Çaktırmayayım diye susuyorum bir süredir. Ama dağılmıyor kara bulutlar. Sanki Haneke filmdeyim, hem de Isabelle Huppert'in ta kendisiyim. Yüzümü basan çiller gibi afaganlar basmış içimi. Sus sus nereye kadar. Hem herkesin suratı mı asık, yoksa bana mı öyle geliyor?

Sürekli şikayet etmek yerine şu sözleri zikretmek daha doğru, daha güzel olmaz mıydı?

BU EVDE...
YÜKSEK SESLE GÜLERİZ
HATALAR YAPARIZ
ÖZÜR DİLERİZ
SABIRLIYIZ
ARKADAŞLARIMIZA SAHİP ÇIKARIZ
AİLEYE DEĞER VERİRİZ
MİNNET DUYARIZ
PAYLAŞIRIZ
DERİNDEN SEVERİZ



Sunday, October 26, 2014

Köşe Kapmaca

Selamın hello!
Kıro bir girizgah yapayım dedim.
Kıro konuşma durumuyla dalga geçerken bir de bakmışsın ki sen de kıro konuşur olmuşsun. Şarz diyenleri tiye almak için birkaç kez şarzzz demişsin, sonra bir gün üst düzey bir beyaz yaka toplantısında ilk kez gördüğün battal boy abilerin ablaların ortasında düdük gibi sormuşsun "iphone şarzınız var mı?" diye. Ortamın ciddiyeti ve soğukluğu, katılımcıların dayanılmaz ağırlığı neticesinde bunun bir şaka olduğu anlaşılmamış, artistik puanlar bir hayli düşük gelmiş ve hatta sınıfta kalmışsın.
Bir de yaşını ele veren espriler yapma durumu var. Misal sigara aldığın marketteki kasiyer çocuğa "Ok dusty" demek kuvvetle muhtemel şu şekilde sonuçlanacaktır: 1. Kasiyer çocuğun yaşı bu abuk sabuk cümleyi anlamaya yetmez, nasıl tepki vereceğini bilemez. 2. Senin arkanda sıra bekleyen akranların "Demek sen de Milattan öncesin. Daha iyi değil miydi söylemeseydin." manasına gelen mimikler yaparlar.
Gerçek kesitten 2 anektodla başladık bugünkü sohbetimize munis hanım kızlar, yağız delikanlılar.
Sizlere 64 numerolu bu yazımda hayatımda bir şekilde varolan 3 kadından söz etmeyi planlamıştım. Ancak son dakika birtakım gelişmeler oldu. Ve konu değişti. Ben "Duy sesimi Umut Sarıkayaaaa" diye bağırırken Umut fanfinifinfon peşinde koşuyormuş. Tabi duymasının mümkünatı yok. O duymadı ama başkaları duydu.
Arkadaşlar, arka çıkanlar, arkanda duranlar, arkanı kollayanlar ve dostlar, sonunda yazılarımı insomnia ve smokinli hayvan dergilerine postalamayı başardım!
Hatırlarsanız bir müddet evvel insomnia dergisinin aşağıdan zilini çalmış, 3. kattaki ofislerine çıkarken 2. kattan geri dönmüş, sonra da balkondan malkondan görürler diye binalara sürtüne sürtüne kaçıp gitmiştim.
Ama çok şükür şeytanın bacağını, kolunu kırdım, kaşını gözünü patlattım. 
Geçen cuma sabahı Fenerbahçe Teknik Direktörü Keslersonn'la* yaptığımız telefon konuşmasında Ulu Bilge Dandondelyus'un** yazılarımı, üslubumu beğendiğini öğrendim ve mutluluktan uçuverdim. Üstüne smokinli hayvan dergisinde telefonumu açan genç bayan tam o esnada yazılarımı okuduğunu ve çok beğendiğini söyledi...
Ve başka şeyler de.
Mutluluk bardağı taştı bunun üzerine ve ben tüm gün sanki Madonna'ymışım gibi hissettim kendimi.
O değil de bak Barış Uygur, gözüm üstünde! Alahını seversen şu işi bir bağlayalım. Bak Allah'ın adını verdim. Nolur Uygurum Barışım, gel hadi karşıdaki köşede buluşalım.

(*)Koyu FB'li arkadaşım Hasan Kesler
(**)Can Barslan'ın çizdiği bir karakter



Saturday, October 18, 2014

"İyiyi ara, güzeli ara, doğruyu ara ama kusur arama"*

Gone Girl
Yıl geçmiyor ki Ezguita narkoz almasın!
Narkozu sevdiğimi biliyo demek ki hücre yöneticileri; her yıl önemsiz, zararsız topçikler çıkartıyolar; misal ayak parmaklarımın arasında.
Hem bu sayede kullandığı ilaçlar sebebiyle alkol ve yan sanayi ürünlerinden bir yudum, bir fırt, bir pıt alamayan ben ezguita kafası yılda bir kez de olsa güzel kafayla uyanıyor, bir müddet öyle takılıyorum. Hastaneden çıkasım, taburcu olasım gelmiyor.
Yok yok geçen cumartesiden beri herşey tepetaklak. Eğri oturup doğru konuşalım. Salı günkü narkoz bile kurtarmadı yörüngeden kopan bir gökcisminin hızla uzayın karanlığına gömülmesi gibi arkadaşlar apartmanı 4.kat sakinlerinin artan ivmeyle yere çakılmasını. Dırdırvırvır bir dakika durmaksızın, soluklanmaksızın ilköğretimde zorla ezberletilen ideolojik, yoğun mesaj içerikli ve bir o kadar sıkıcı şiirler gibi lafları sıraladığımız koca+karı kavgalarından biri başladı. Yeryüzündeki 2,5 milyar çiftin zaman zaman ettiği kavgalar gibi bitmedi Allah bitmedi. Zaman ve enerjinin böyle hunharca tüketimi. Özyıkım. Karşı atak. Kimse birbirini anlamıyor. Susuluyor. Sonra yeni bir round başlıyor... 29.da artık pes ettik ve sinemaya gittik.
Gözünü sevdiğim yedinci sanat, sen nelere kadirsin. Dargınları barıştıran dini bayramlar gibisin.
Ve sen David Fincher; sen de az değilsin hani, yine allem etmiş, kallem etmiş, sağlam bir senaryo ile sağlam bir film çekmişsin.
Meğerse bir haftadır evrene yolladığımız mesajlara karşılık evren de bizi bu filme sürüklemiş.
Gone Girl. Türkçe mealiyle Kayıp Kız, dünyada sen ve partnerinden başka daha da arıza, akıllara zarar, evlerden, gözlerden uzak, uğruna yarımküre değiştirilesi, mesafeler döşenesi, kelimenin tam anlamıyla psikopat sevgililer de varmış. Senaryo sağ gösterip sol vuran cinsten. Fincher zaten sevdiğimiz bir yönetmen. Hal böyleyken film bizi kendimize getirdi. 

Hem sence de evlilik akıldışı değil mi?
Bu akıldışı eylemi sürdürebilmenin tek yolu karşılıklı anlayış ve hoşgörü. Hem Ruth Bell Graham'ın da dediği gibi "Mutlu bir evlilik, bağışlamasını bilen iki insanın birlikteliğidir."

(*)Daha da güzelini Mevlana söylemiştir.

Peki bana bir şey mi oldu? Kocasından "Babamız" diye bahseden, çocuklarından başka anlatacak bir konusu olmayan klasik bir ev kadınına mı dönüşüyorum?

Derken başa dönüyorum. Hey sen aneztezi uzman kişisi, koklat ablama ordan az biraz da, gelsin aklı başına.


Thursday, October 9, 2014

Sevimli Tintos Sülalesi

Başına bir hal gelince aşırı panik olan insanlardan gıcık kapıyorum. O panikle tanıdık tanımadık 47 (asal sayı) kişiyi arayıp başına geleni anlatır bu insanlar. Son derece nahoş konuları kürsüye çıkıp "Gel vatandaş gel, gel sen de duy, bak bendeniz zevzeklikten sorumlu devlet bakanı ne saçma şeyler yaptı" minvalinde davul zurna eşliğinde cümle aleme yayın yaparlar.
Oysa Grup Yorum'un da dediği gibi "Başına bir hal gelirse canım, bağlara gel bağlara" dermişim.
Bir gün bu serbest çağrışım başıma çorap örecek. Başıma bir hal getirecek. Eee o zaman napılacak? Grup Yorum'un da dediği gibi...
Hem söylemiş miydim, "Panik Anında Sınır Tanıma, 47 kişiyi Ara" grubunun önde gideni, bayrak sallayanı benim. Konuyla ilgili DNA testleri yapıldı ve soyadı kanunu çıkarıldığında Tintoslar olarak adlandırılmaları uygun görülen babamgillerin maaile karizmatiklik geni mutasyonuna uğradıkları ortaya çıktı. O zaman da mı "Değiş Tintos (Tonton) değiş" misali çizgi karakter tadındalardı ve bunu gören nüfus memuru Tintos soyadını dedeme yakıştırdı, yoksa özünde son derece soğukkanlı ve Osmanlı kadını formatında bir aileyken Tintos soyadının sevimliliği nedeniyle mi yıllar içinde ağır abiliğini yitirdi; orası bir muallak.
Sonuçta Tintos sülalesinin tüm fertleri bulundukları ortamlarda isimleri yerine, soyisimleriyle çağrıldı ya da çeşitli takma isimlerle; Rintintin, Minti Minti, Tintobras, Tintintinimini hanım, Tilki, Pinti, Çinçin, Çinti vs.
Bu sülaleden şöhretli, ünlü biri çıkması mümkün mü sizce? Çıksa çıksa Ali Atik& Ayşegül Atik gibi sevimli hayaletler çıkar; "Öyle deme Minti, ben yapınca alışverişi, zaten alıyorum satış fişi".
Genler mutasyona uğramış diyorum, iyi gene 47 kişiyi arıyorum, 99 da olabilirdi!

Tintosgillerin bazı özellikleri vardır; bir kısmını zinhar anlatamasam da birkaç örnek verebilirim. Örnek 1: İlk kez gidilecek bir ortama; restoran, düğün, ev vs. gitmeden 3 gün önce "arabayı nereye park etsek acaba" diye düşünmeye başlamak. Örnek 2: Sabah kalkar kalkmaz günaydın bile demeden, bugün ne pişirsek de yesek diye sormak. Örnek 3: Zıvanadan çıkarasıya dek su savaşları yapmak...
Ha bir de toplum içindeki en ayırt edici özelliği belediye otobüsünde şöförden başlayarak herkesle konuşarak ilerlemektir. Böyle birini görürseniz bilin ki o bir Tintoszade'dir.

Sunday, October 5, 2014

Çok Zaman Geçti Üstünden*

Susasım, hiç konuşmayasım var. Kendi sesime tahammülüm yok. Keza başka seslere de. Ama kendi sesime en çok. Minimal yaşıyordum ne güzel. Denize giriyordum, yürüyordum, derin nefesler alıyordum. İçim dışım sessiz, sakin, huzurlu. Ama işte İstanbul'a dönünce yine sapla sapan karıştı birbirine...
Buenos Aires'e gittiğimde aylarca sokaklarda yürümüştüm, bazen günde 10 km. Ama her gün, her gün yürü baba yürümüştüm. Ve kulaklarımdaki kulaklıklardan sadece iki insanın şarkıları süzülmüştü dışarı, Ahmet Kaya biri, diğeri de Hayko Cepkin. Sokaklar, sokaklar; bir yukarı bir aşağı...
İstanbul'a döndükten sonra gözümü ne zaman kapasam o sokaklarda buldum kendimi. Yürüyordum hala. Zaman geçti** ama gözümü kapattığımda gördüklerim değişmedi, sokaklar, yollar, adımlar hafızamdan hiç silinmedi. 
...
Bu yaz da çok yürüdüm; Hala da yürüyorum. Buenos Aires'teki gibi aynı. Bu kez İsponyolca şarkılar dinleyerek. Ne tuhaftır ki hem de orayı özleyerek.
Kimseyi tanımadığım, kimseye karşı bir sorumluluk duymadığım, sadece içimden iç sesimle konuştuğum günleri özledim belki de.
...
Size birkaç film önerim olacak eskilerden:
Y tu mama tambien
Lucia y el sexo
Whisky
...
Daha önce de bahsettim; bazı yönetmenler, bazı oyuncular benim ailem gibi. Meğerse Pedro Almodovar benim dayımmış, Takeshi Kitano amcam, Adrien Brody abim, Edward Norton ex boyfriend. Penelope de aplam. Öyle çok seviyorum onları.
İşte bu ailenin içinde Hayko sen de varsın. Meğerse çok sevdiğim çocukluk arkadaşımmışsın.
...
Böyleyken böyle sevgi böcükleri; naif bir insanım ben. İyiyi düşünürüm hemen. Zekaymış beni koruyan meğerse. Meğerse iyiler azmış. Hayat gerçekten kara mizahmış. 

*Hayko Cepkin'in Zaman Geçti adlı şarkısının sözlerinden alıntı
**Hayko'nun Zaman Geçti adlı şarkısına gönderme

şarkı da burada:
http://www.youtube.com/watch?v=a4sd-4Tzvdg

Tuesday, September 23, 2014

Hayatımız Sitcom Tam Gaz Devam!


Evetttt saygıdeğer Lady Gaga dostları, bugün burada hep birlikte 60. yazımı kutluyoruz. 

Dün değil evvelsi gün tersoya bağlamadığı sürece sevimli ve kibar ve çalışkan ve güvenilir ve yakışıklı baristamız Burak'ın doğumgünüydü. Şampanya patlatacaktık bahçede. Dahası da var; bütün gün Gürkan'ı arayıp durdum, şampanya patlama işlemi için 2 manken mi getirtsek diye soracaktım; Burak'ın hoşuna gider miydi? gibisinden gereksiz bir soru. Yalnız öncesinde Gürkan'la yapacağım konuşmanın denemelerini yaptım aynanın karşısında kendi kendime. Çünkü minimal konuşarak maksimum bilgiyi almalıydım; Gürkan'nın günlük sözcük kotasını aşmadan. 
Sadede gelirsek şampanya işi yalan oldu; Burak'a ailesi el koydu ve bir elinden babası, bir elinden annesi tutup yemeğe götürdüler çocuğu.

İşte o gün patlatamayıp da elimizde kalan şampanyayı 60. sayımızın, sayfamızın şerefine patlatıyoruz. Dom Perignon. Boru değil.

Ve hep birlikte şu şarkıda dans ediyoruz, bak etmezsen ben de senin düğününde oynamam.

http://www.youtube.com/watch?v=W_M8dDMnGyY

You said take me home (Beni eve götür dedin)
I said Dom Perignon (Şampanya patlatalım dedim ben de)

Burakcım sana doğumgününde dans etmeleri için klipteki kızları ayarlamıştık, artık kısmet değilmiş. Hatta Datça'dan Baha da geliyordu, inanır mısın? Baha senden ziyade kızları duyunca apar topar aldı uçak biletini ama acı haber tez duyulur derler ya, uçağa binmeden havalimanından geri döndü Allahtan. Yoksa adana, urfa, beyti döner olsun, pide olsun yüksek kolestorol bazlı beslenme şekline erken geçiş yapacaktı.

Lady Gaga dostları sizlere sesleniyorum; en başta konsere giderken kampüste önümde yürüyen, alenen ve beni bile hayretlere düşüren jartiyerle konsere gelen genç kadın seni cesaretinden dolayı takdir ediyorum. Lütfen safları sıklaştırın, ben gizliden destek vericem.

Son söz: Sonbaharın gelişiyle How I found CoffeeNutzLAB- Sezon 2 çekimleri başladı. 2. sezon ilk bölüm 10 Ekim'de HBO'da. Cnbc-e çevirisini Nurper, korsan çeviriyi de Nazo2 yapacak.

Biz de bir Barney, bir Robin, bir Marshall değil miyiz? Sana soruyorum Baha.

Not: Yazılarımı ilk okuyan ve redakte eden Elif'e ve ikinci okuyan ve redakte eden İpek'e çok teşekkür ederim.

Ay lev yu gays!

Thursday, September 18, 2014

Barton Fink Sendromu - Bölüm 2

Oh be şükür amcam kızmadı dün yazdıklarıma. Yazar olmak zormuş; yazılarında sözünü ettiğin kişi bir Angelina Jolie olsun, bilemedin bir Zeki Kubuzdemir olsun, nasıl olsa seni tanımaz etmez, hem yazını nerde bulup da okuyacak, okusa bile ciddiye almaz ki salla sallayabildiğin kadar, at tut, şöyle gerzek, böyle yeteneksiz vs. diye. Ama non-celebrity (sıradan vatandaş) bir insan olarak eşinden dostundan, komşundan, iş arkadaşından yani diğer bir non-celebrity'den bahsederken iş zor(muş). Alınanı, güceneni var. Sen gülelim diye yapıyosun oysa. Nadiren laf sokasın da oluyo tabi ama eser miktarda.
Şimdi bir değişiklik yapıp 2 insana alenen laf söylücem.
İlki geçen günkü yazıma negatif yorum yazan M.Ö. 273 yılından beri görmediğim, konuşmadığım, iletişimimizin tamamen koptuğu bir ex-arkadaş. Anacım feysbukta evlenmişim görmüşsün, anne olmuşum görmüşsün, gülmüşüm görmüşsün, üzülmüşüm görmüşsün. Ağzını açıp da bir tebrik, bir tebessüm etmemişsin. Ağzından güzel bir tanecik söz çıkmamış. Derken bir gün gelmiş, bıçak açmayan ağzından şöyle kötü, böyle olmamış minvalinde sözcükler dökülmüş. Sen şimdi eleştiriyi kaldıramamak olarak yorumlarsın ama benimkisi "güzel bir çift laf etmekten imtina etmeye" kıl olmak.
Bir diğer konu ise (kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla) feysbuk ve instagrama koyulan çoluk, çocuk, ebegümeci, madımak fotoğrafı sayısına günlük kota getirilmesi. Mevzuyu daha da uzatmıyorum. Kendi düşen ağlamaz.
Ve dün bahsettiğim konuya bakın nasıl bağlanıyorum. Hani ilk paragrafta celebrity (ünlü) bir kişi, onun hakkında yazsan da sallamaz dedim ya. Bu grup içinde bazı istisnalar var. Çok ünlü olup da alçakgönüllü olan, kibirli olmayan. Kendini senden ayırmayan.
İşte 16 Eylül günü nadide bir arkadaşın son dakika sürpriziyle İtü Maslak kampüsünde izleme şerefine nail olduğum kişi ziyadesiyle şanı, şöhreti, fanı, hayranı, kabiliyeti, zihinsel kapasitesi olmasına rağmen şişmemiş bir egosu olan Lady Gaga'ydı. Bloguma geri dönmek için gereken enerjiyi veren zincirin son halkasıydı aynı zamanda.
Bazen naif, bazen marjinal, bazen militan ama her daim içten tavırları, sözleriyle beni uçurdu. "Tonight we celebrate here acceptance, tolarance and love; Bu gece burada kabulü, hoşgörüyü ve sevgiyi kutluyoruz" diyen Lady Gaga, beni Mevlana'ya götürdü:

"Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi,
İster puta tapan ol yine gel,
Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...
Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz,
Şu tertemiz tarlaya sevgiden başka bir tohum ekmeyiz biz...
Beri gel, beri ! Daha da beri ! Niceye şu yol vuruculuk ?
Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik...
Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir."

Kim ki hiçbir çıkar gütmeksizin, dürüstçe hoşgörüden, farklı olanı kabülden söz ediyorsa elime mum dikebilir. 
Kasvetim dağıldı benim; Hey Barton Fink çekilebilirsin ya da kalıp şovu izlersin.


Wednesday, September 17, 2014

Barton Fink sendromu - Bölüm 1

Sevgili uğur böcükleri,
Bir süredir tıp literatüründe Barton Fink* ya da Charlie Kaufmann** sendromu olarak geçen hastalığa yakalanmış vaziyetteyim. Kimdir bu sendroma adını veren zatı muhteremler? Barton Fink adından da anlayacağınız üzere Hollywood mecralarında fink oraya fink buraya gezip tozarak vakit öldüren, enerjisini boş yere tüketen yazar olup senaryo kapma heveslisi görünümlü şımarık bir mirasyedidir. Yok gız salladım; tam tersi çok yetenekli ve son derece naif bu genç tamamen box office rakamlarına endekslenmiş, klişelerle dolu, yaratıcılığı öldüren vahşi Hollywood ortamına ayak uyduramamakta, "ama haksızlık bu" diyerek dolanan civciv Calimero edasıyla ortalıkta gezinmektedir. Hollywood'un astığım astık kestiğim kestik kuralları Barton Calimero Fink'i yaratım krizine sokmaktadır. Boş sayfalara boş boş bakmaktadır...

Bir diğer yaratamamanın eşiğindeki Hollywood yazarı Kaufmann'ın durumu da kötüdür; bu göbekli, iri kıyım arkadaş ise şizofreniye bağlamıştır; ruhunu satıp ticari filmlere mi imza atsın, yoksa fakir ama onurlu mu yaşasın karar verememekte, birinden ötekine salınmaktadır...
Ben yapılan tetkiklerde Barton Fink sendromu çıktım. Ve kafayı dağıtmak, istirahat etmek için Ege sahillerine gönderildim. Aile fertlerinin bazı sabote edici davranışlarına rağmen bir miktar rahatlayabildim. Ve hatta Deniz Seki'nin kol çapına erişmeme birkaç milim kalmışken beni gören amcam 11 dev adamın antrenörüymüşcesine olaya el attı, beni rejime soktu. Paralelde insana ana rahmindeki huzuru hissettiren Ege sularında attığım kulaçlar ve seksi, enerjik, bombastik reggaeton şarkıları*** eşliğinde salladığım elmalar, kavunlar işe yaradı; tastamam 3 kilo verdim. Şeytanın bacağını kırmıştım en sonunda. Aradan bir iki gün geçti geçmedi şeytanı gördüm sokağın başında, ayağı alçıda. Mahallenin köpeklerini toplamış, fısıltıyla birşeyler anlatıyordu. Çok geçmeden çıktı kokusu; Amcam "arabam" dediği bisikletinin tepesinde çarşıya inerken mamahallelinin dost diye bildiği köpekleri amcama saldırdı ve içlerinden en andavalı amcamın poposunu ısırdı. Şeytan öcünü yaşam koçu amcamdan almıştı.****
Diyeceğim o ki bu tatil bana yaradı. Ama rejim ve reggaeton ve amcamla oluşturduğumuz voltrana bir halka daha eklenmesi gerekiyormuş tekrar yazabilmem için. Peki kimdi bu zincirin son halkası?

AZ SONRA...

*Coen Biraderlerin 1991 yapımı filmi
** Spike Jonze'un 2002 yapımı filmi
***İnsanı pıt atmışcasına uçuran bu şarkılara bir örnek vermek istiyorum: 

http://www.youtube.com/watch?v=e6_uyho-wnI

****Malesef bu olay gerçekten yaşanmıştır. Ama aşılarını yaptıran amcam çok şükür kudurmadı. Yalnız ben olayı ifşa ettiğim için muhtemelen şu an sinirden deliye döndü. ay lav yu Mr. Tinti:)

Ben ufaktan kaçayım iyisi mi.











Saturday, September 6, 2014

Sağlam Kafa, Sağlam Vücut ve Reggaetonun Gizli Çekiciliği

Tatil modu süper! Minimal bir yaşamın da mümkün olduğunu tekrar görüyor insan. Koca bir yılın maksimum sadece iki haftasını tatil modunda geçirdiği için şehirli ve kurumsal hafıza galip geliyor olsa gerek. Oysa gerekli malzemeler hepi topu şort, tişört, parmak arası terlik... Şehirden getirdiğin onca kıyafet taşınması ayrı, yerleştirilmesi, toplanması ayrı birer eziyet, birer külfet.
Ayrıca denklem basit; temiz hava, bol gıda ve sağlam kafa sağlam vücutta bulunur... Bu son önerme (sağlam kafa ve vücut birlikteliği) Atatürk'ün sözü sanıyordum ama şimdi internetten 'biraz' baktım; bildiğin kımız içip at üstünde ordan oraya seğirten atalarımızın sözüymüş. Bir de seksist dil burada yine karşımızda; hayır neden 'ATA'sözü? Analar pısmış, oturmuşlar mı? Hiç mi bir laf etmemişler? İnsanoğlu, bilimadamı, atasözü... Getirin kadın argosu sözlüğünü; birkaç küfür edicem bu ahval ve şeraite...
işte zeki, çevik ve ahlaklı sporcu kardeşlerim; kafayı sağlam tutmak için yola koyuldum. Birçoğunuza ve hatta neredeyse tüm Türkiye'ye ramazan davulcuları aracılığıyla duyurduğum zayıflamamın dayınılmaz gerekliliği sorunsalı üzerine parasını bastırıp aldığım spotify programını efektif kullanarak Dj Ezguita listesi oluşturdum. ve şu sıralar en gözde şarkılarım benim seksi, kıvrak, estetik reggaetonlarım!
Reggaeton nedir, kaça ayrılır, ne solunumu yapar? vs gibi sorularınız için bakınız:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Reggaeto

Kulaklıklarımı takıp listedeki şarkıları dinlediğimde dağılıyor kem düşünceler, elem ve keder. Vücut salınmaya başlıyor nadide ve zarif hareketlerle.
Bir de bu dansın piri bir kadın dansçı keşfettim, kendi kendime analar neler doğruyor dedim, atalar avare avare at üstünde seğirtirken. İşte karşınızda Inga Fomihykh! Aç parantez; İşin enteresan tarafı dans latin kökenli, grup Kübalı olmasına rağmen Inga apla Rus. Kapa parantez.

http://www.youtube.com/watch?v=RvMMZxrcsec&index=1&list=PLIMy8YzqaRScP1FyWFR0g-0BoJWcBU6o2
http://www.youtube.com/watch?v=EaQSMyditzg

Wednesday, August 27, 2014

Duy Sesimi Her Yerden Duy

Vavien
Bugün de kendimi ve de siz sevimlilik böcüklerini eğlendirmeyi başarabilirsem şayet büyücenek bir başarıya digital imzamı atacağım. Şöyle ki birtakım sıkıntılar garbın afakını sarsa bile yıllar yıllar evvel sınır tanımayan bluğ çağı asiler derneğinin baş gediklilerinden biriyken izlediğim ve exorsist gibi boynum 360 derece dönerken havada saltolar atacak kadar etkilendiğim Ölü Ozanlar Derneği filminde ilk kez duyduğum Carpe Diem / Anı yakala filini hayatıma geçirir hale gelmişim demek. 
Geçmişe takılma, olan oldu, hem zaten sevilmiş popişkonun davası olmaz.
Gelecek için endişelenme, her an her şey olabilir, bakınız Lady Diana. Hem kim derdi ki seninle birgün ayrılacağız? veasire.
Evet tek odaklanılması icap eden an şu an. 
Vay be 25 yıl sonra yapabiliyorum.
Şimdiki Zamanın Gücü Adına!
Güç bende artıkkkkkkk!
Kill Bill ya da Death Proof'taki savaşçı kadınlardan biriyim artık. 
Vildan Abla, olmuş mu gı?
...
Dikkatinizi çekti mi bilmem ama "O değil de" söz öbeğini yazılarımda kullanmaya başladım. Bu söz Tüm Zamanların En iyi 10 ya da 20 Türkiye Filmi Listesinde deniz manzaralı bir dairesi olan Vavien adlı, şaka gibi insan Engin Günaydın'ın yazıp oynadığı filmden bir replik. Engin Günaydın, aşık olduğu pavyon şarkıcısı kadınla konuşurken loser'lık (kaybeden) mertebisinin en tepesine çıkıyor ve her cümleye ezik büzük "O değil de" diyerek başlıyordu.*

(Bu bilgiyi sizinle paylaşmış olmanın haklı rahatlığı içimde) O değil de esas ben geçen ne yaptım? Kahve Kavurma ustası Ömer Kavur Cihangir'e kahve sevkiyatına giderken ben de atladım arabaya Asmalımescit'teki insomnia hastalığından muzdarip mizah dergisine gittim. Yolda sekreter kızla konuştum telefonda, "Bugün yoğunlar, derginin yeni sayısı için çalışıyorlar ama gelin yazılarınızı bırakın bana" dedi. 
Ve ben Ezguita, derginin olduğu binanın önüne gittim, ikamet ettikleri 3. katın ziline bastım, kapı açıldı. Merdivenlerden çıkmaya başladım ve 2. kattan geri döndüm!
Bildiğin zile basıp kaçan çocuklar gibi. Fırat'ın büyümüş, baba olmuş hali gibi. İtiraf ediyorum ben karikatüristlerden tırsıyorum; pabuç kadar dilleri var, ne dersem benimle dalga geçerler. Çünkü işleri bu; espri yapmak, malzeme olarak da o an orda duran ne varsa onu kullanmak. Tabi bunlar tamamen benim uydurmalarım. Hey Mister, acaba ben perdenin arkasında durabilir miyim?
Oysa Günah Şehri'ndeki Jessica Alba gibi girmek vardı içeri, elimdeki halatı başımın üstünde döndüre döndüre. Herkes nefesleri kesilerek beni farkettiğinde ise münasip bir nesneye oturtmalıydım kementi okkalı bir şekilde...
İşte o zaman dip düşmesi, perdenin arkasına saklanmak istenmesi gibi faaliyetler "insomnik" ve komik arkadaşların takviminde yer alırdı...
Hayal kurması bedava!
İstanbul'dan uzakta, Ege'de bir sahil kasabasında yazdığım bu 56 numerolu yazıya burada son verirken içli içli kah haykırıp kah fısıldıyorum; Umut Sarıkaya, Uğur Gürsoy, Ersin Karabulut; bi duyun sesimi gı.

(*)Vavien'deki o sahneyi tekrar izledim; cümle şöyleymiş meğerse "Yok ya, ondan değil de"

Öyle yani. http://www.59saniye.com/vavien-yok-yea-ondan-degil-de/

Tuesday, August 19, 2014

Bir Zamanlar Tepebaşı'nda, Maltepe'de, Orda, Burda

Cuma kahvaltısı
İyiden iyiye salladım. Yazılarımı sıklaştırmayı düşünürken arayı iyice uzatmış, Ağustos başlayalı hepi topu tam tamına 1 yazı yazmışım. Rakamla 1, yazıyla bir.
Aslında malzeme çok. Hangi birinden söz etsem? Nasıl anlatsam bilemiyorum. İçim içime sığmıyor.
O değil de 24 Ağustos'tan itibaren eski telefon numaram aktif olacak. En kötüsü mobil imza ve diğer güvenlik sorusu soran tüm mecra, platform, uygulama vs.lerde telefon numarası değişikliğini yapmam gerektiği. Belki de en çok bu ve diğer tali sebeplerden bu işin bitişine üzülüyorum. Flex menü de iyiydi hani... Ya sosyal aktiviteler grubunun faaliyetlerine ne demeli? Misal sabahın köründe uyku fırtınasından göz gözü görmezken zemin kata yaklaşan asansörden gelen "Everybody dance now" şarkısını serviste gördüğün rüyanın devamına yormak, gel gör ki asansörün kapısının açılmasıyla bambaşka bir manzarayla karşılaşarak "seviyorum abi bu şirketi" diye içinden fısıldamak... Manzarayı merak ettiniz di mi? Tamam heyecana mahal yok açıklıyorum; Kompakt bir diskoya dönüştürülmüş asansörde tepeden sarkan bir disko topu, ışıl ışıl bir anfi, funky, acid karışımı bir kostüm ve kafasında sarı bir bonusla dans eden genç ve cilli bir erkek dansçı. Sonuç; yoğun uyku basıncı, aynı tekdüzelikle birbirini izleyen günlerin körelttiği algı, ezber bozan cilli yakışıklı bileşenlerinin bir araya gelmesiyle nutkunun tutulması ve hatta merdivenlerin yürüyerek çıkılması...
Cuma sabahı kahvaltıları, yılbaşı partileri cozutmaları...
Nevi şahsına münhasır insanlar... Gerçi onlardan her yerde var, burda da bolca var. Şahsen bir muhterem kişi beni uzun süre "Alperler" olarak çağırdı, doğrudan adımı zikretmemek için...
Bir gün bir stajer geldi; ilk gün sit com ne demek diye sordu. Her gün başka absürd bir sebepten geç kaldı; misal bir gece yanlışlıkla cüzdanının üzerine yatmış, yanağı acımış, bu acıdan dolayı geç kalkmış ve geç kalmış!?
Ama nevi şahsına münhasırlık kategorisinde bir kız vardı, onu tek geçerim. Bu kız 2 yıl boyunca koşarak yaşadı. Milyonda bir görülen bir zımbırtı. Merdiven çıkarken hiçbir zorluk yaşamadığı için en büyük hayali Escher grafiği gibi yaşadığı yerin sadece merdivenden ibaret olmasıydı...
Evvvvettttttt çocuklar, bir Süha Amca'yla masal saati'nin daha sonuna geldik. Haftaya başka masallarda buluşmak üzere. Babam olsaydı tam burada öztürkçe hesabına "Esenlikle kalın" derdi.





Sunday, August 10, 2014

Sil Baştan

Eternal Sunshine of The Spotless Mind
Michel Gondry'nin yönettiği Eternal Sunshine of the Spotless Mind (Türkiye'de Sil Baştan adıyla gösterilmişti) filmini izleyeli 10 yıl olmuş. 10 koca yıl! Cayır cayır yakan aşk ve ölüm acısını filmdeki gibi beynimden sildirmem mümkün olmadığı için kafam 140 kilo kaçıp gitmiştim dünyanın öteki ucuna. Ama küreselleşen dünya küçülmüş de küçülmüş; daha ilk gece misafir olarak kaldığım evde yatağa kafamı koyar koymaz Beck'in bu film için yaptığı Everybody's gotta learn sometimes (Herkesin zaman zaman öğrenecek bir şeyleri vardır) şarkısı süzülmüştü salondan, yattığım odaya usulca. Kafam 140 kilo kalkmıştım o sabah ve İstanbul'da kaldığım yerden devam etmiştim o ve bazı sabahlar, yükte de pahada da ağır bir şeyler öğrenerek.

Zehir zemberek yazasım var. Beynimden sildiresim var bir sürü şeyi. Sildirmek ya da sindirmek mümkün deil ya henüz, o vakit yangın var diye bağırıp kaçasım var uzaklara... Şanghay'a; dünyanın en kalabalık kenti olmaktadır kendisi.  Şanghay ile ilgili kurduğum hayal, kafamda canlanan görüntü şöyle; Michael Winterbottom imzalı Code 46 adlı bilim kurgu filmindeki gibi fütüristik bir Şanghay bu, büyük oranda bu filmden arak da diyebiliriz. Son derece estetize edilmiş bu kentte yaşayan insanlar ise gücenmesinler ama biraz kabalar; "Seni seviyorum"u bile sigortaları atmış, sinire kesmiş, öfkeden boğuk boğuk çıkan bir sesle "Seni öldürücem!" gibi söylüyor bu dadalar. Aynı gezegende yaşadığımıza inanmakta güçlük çektiğim sevgili çin kardeşlerimden söz ediyorum. Hayalimde bendeniz Ezguita, the kafa 140 kilo ise bu dadaların arasında bönbön durmakta, boş boş etrafa bakınmakta. Takeshi Kitano amcamın Bebekler filminde olduğu gibi benim beyin bir müddet sonra sıfır kilometre bebek beynine dönmekte. Bir nevi formatın tillahını yemekte, doğal yollardan hafızayı silmekte.
Sevgili Ezguita, geçecek bu belirsizliğin hakim olduğu günler, haftalar. Bitecek bu cayır cayır yakan sıcaklar.
...
Bireyselde durum böyle.
Toplumsalda ise durum tam bir felaket.

Bugün yani seçim günü akşamüstü seçimi RTE'nin kazandığı belli olunca radyoda kendisini çok seven birtakım benden uzak insanlar "Türkiye seninle gurur duyuyor" diye bağırıyorlardı. Bu ne cüret? Ben ve daha nice insan gurur duymuyoruz zatı muhteremle. Ey haddini bilmezler kendinizi bu evin tek sakini mi sandınız?
O değil de Ey tüm Türkiye yarın sabah cumhurbaşkanının RTE olduğu bir ülkenin sakini olarak güne uyanacaksınız.


Code 46

Wednesday, July 30, 2014

Sabahçı Kahvesi*

In Treatment - Sezon 1- Alex
Bu sıcaklarda insanın ciddi kararlar alması çok yanlış. Sıcaklığın eriştiği santigrata ve battal boy nem seviyesine derece bile şaşmışken beyni hoşaf ya da jöle olup illa da billa da şunu yapıcam diye tutturanları tespit eden ve durduran bir tim olmalı. Misal V For Vendetta'daki V ya da Evey'in ya da Aeon Flux'un kostümlerini giymiş fütüristik, distopik, distonik bir tim. Şahsen ben dün hava durumunu göz ardı ederek hayatımda yolunda gitmediğini düşündüğüm noktalara odaklanmak suretiyle beyincik ve omurilik pörtlemesi yaşadım ve anksiyete nöbeti kapsamında günün 1 saat kadarını zara adlı mağazanın prova odasında geçirdim, düzensiz nefes alıp sucuk gibi terleyerek...
Hasbelkader karar almışlar varsa da bu kararlar işkence altında imzalatılan düzmece itiraf belgeleri gibi geçerli sayılmamalı.
Anlayacağınız üzere sıcaklarla başım dertte.
Size bir önceki yazımda, bir sonraki yazımda sözedeceğimi söylediğim diziler üstü, diziler ötesi, sürdizi In Treatment (Terapide) adlı dizideki Gabriel Byrne'ün canlandırdığı terapist Paul Weston olsaydı birkaç zekice soruyla esas derdimin sıcaklar olmadığını, alt metinde hayatımın işletim sistemini değiştirecek oluşum olduğunu bana söylettirirdi.
Dizinin orjinali 2005'te İsrail'de çekiliyor. HBO ABD'ye senaryoyu bire bir taşıyor. Her bölüm 25 dakika ve sadece tek mekan bir odada, terapi seansında geçiyor. Ne bir flashback (geri dönüş) ne bir flashforward (ileri zıplayış). Sadece o an; danışanların anlattıkları, anlatamadıkları, terapistin anladıkları, anlama çabaları...
Muhteşem oyunculuklar! Büyüleyici, yıkıcı, sarsıcı, nefes kesici hikayeler... Terapi odasındaki koltuğa mıhlanmış karakterler gibi siz de bulunduğunuz odadaki koltuğa yapışıp kalıyor, bir müddet kıpırdayamıyorsunuz.
Ertesi gün bir türlü bulamadığınız içinizdeki belli belirsiz huzursuzluğun sebebi belki de dizideki danışanların anlattığı hikayelerin bir benzerini ve hatta benzemeyenini yıllar yıllar evvel yaşamış ama bir daha hatırlamamak üzere bilincinizin yedi kat altına gömmüş olmanızdır. Ve yine aynı şekilde su gibi terlemenizin sebebi de şu kahrolası sıcaklardır...
In Treatment - Terapist Paul
(*)Ferdi Tayfur'un bir şarkısı. Nedense dizide içsel yolculuklarına çıkmış karakterler beni bu şarkıya götürdü. 2 sallasak sebebi çıkar da ortaya. Aman o da eksik kalsın...

http://www.youtube.com/watch?v=Eel474oyilA

Tuesday, July 29, 2014

Küresel Isınmış Bir Beynin Potpori Denemesi

Mafalda
Anacım bu sıcaklar beni yedi yedi bitirdi. 4 kişilik bir ailenin aylık dopamin ihtiyacını 1 günde almama rağmen halsizlik diz boyunu çoktan aştı. Diyelim ki biz büyükler bi şekil yırttık, çocuklar napacaklar bilemiyorum anacıklarım küresel dediğimiz bu ısınma sorunsalı karşısında. Açık Radyo'da Ömer Madra dinleyenler bir 10, bilemedin 20 gün sonra tıp literatürüne Madra sendromu olarak geçen bir rahatsızlığa yakalanmakta, haftanın 7 günü 5 vakit teyemmüm yaparak alternatif yaşam ünitesi kurmaya çabalamakta ve balataları sıyırmaktadırlar.
Devlet büyüklerimiz bu konuyu değerlendirip bir çözüm şeması çiziyorlardır diye umuyorum, dermişim.
Bu yazımda size potpori yapmak istiyorum. Evet ilki küresel ısınma sonucu ayvayı afiyetle yiyecek oluşumuzdu.
İkinci olarak Şerefnur'un evinde, mutfaktaki tahta dolabın üstünde aylardır duran 2 adet tüp şeklindeki çokokremin önce birini, bir müddet sonra da ikincisini çalarak hüpletmemden söz etmek istiyorum. Bir Ocean Eleven olamıyorum madem şu çokokremi araklayıp mideye yollayım da elim paslanmasın. 
Bu gereksiz hırkızlık eyleminin ardından 2 gün evvel de gereksiz yere söylediğim son derece gereksiz bir yalan çot diye ortaya çıktı. Şöyle ki yakın çevremin haklı olarak durdurmaya çalıştığı, benimse yapmaktan kendimi alamadığım bir alışveriş icraatına daha koyulmuşken Füsun beni aramış ama yoğun konsantrasyon gerektiren bir iş yaptığım için telefonu duymamışım. Bir müddet sonra Füsun'un 2 cevapsız çağrısını görüp geri aradım ve alışverişteyim demeye çekinerek sinemada olduğumu, o nedenle telefonu açamadığımı söyledim. Çok değil 1 gün sonra bizim evin balkonununda sigara içerek muhabbet ederken Füsun'la, aile reisi Ömer Kavur geldi yanımıza. Füsun da Ömer'i görür görmez, 24 saattir bu anı bekliyormuşcasına "Dün hangi filme gittiniz?" diye sordu. Ömer filme falan gitmedik derken 5 yaş seviyesinde söylediğim bu yalanla bir renkten çıkıp diğerine girdim. Paramla rezil oldum bir nevi.
Neden acaba ana sınıfı seviyesinde hırsızlığa soyunmakta ve yalan söylemekteyim? Bir kısım psikolog bu sorunun yanıtını bulmaya çalışırken ben de size aşmış bir diziden söz etmek istiyorum. Ama şimdi değil. Yarın.
Ha bu arada Emre dedi ki "İnsanlar 3'e ayrılır: Başarı odaklılar, Güç odaklılar ve Sevgi odaklılar." Sevgi pıtırcığı oyun evi sahibi ben Ezguita'nın hangi gruba girdiği çok ama çok açık. Ama aslında içimde bastırılmış bir Death Proof yatıyor. Acaba bu cibilliyetsiz hırsızlık ve yalancılık girişilerimle ufaktan ufaktan Black Mamba mı olmaya çalışıyorum? Ayrıca duyduk duymadık demeyin eski bonus kafa Mafalda saçlarıma geri dönüyorum.

Unutmadan ekliyorum; herkeşin bayramı mübarek olsun.


Mafalda

Sunday, July 20, 2014

Vakit Tamam Seni Terkediyorum

Bu defa ilk olarak başlığı yazdım.
Bilenler bilir. Ahmet Kaya'nın damardan alınan, böğür delen şarkılarındandır; Vakit Tamam Seni Terkediyorum.
Ahmet Kaya ise bu topraklarda yaşamış milyonlar arasında en en en en çok sevdiğim insanlardan biridir. Ahmet Kaya'nın varlığı bizlere armağandır. Bilenler bilmeyenlere söylesin.
...
Bazı insanlar koltuklarına, sandalyelerine, sevgililerine, sevgili kurulu düzenlerine çok bağlıdırlar. Evlerindeki toz parçacıkları yer değiştirdiğinde bile huzurları kaçar. Her hafta meyveyi aynı manavdan, eti aynı kasaptan alırlar, otobüs durağına aynı yoldan giderler. Her yıl aynı tarihlerde tatile çıkar ve aynı tatil köyünde tatillerini yaparlar.
...
Sevgili minik kuzucuklar bir süredir bendeniz Ezguita kafası birtakım çabalar içerisindeydim. Bir kısım medya bunu kanının son damlasına kadar statükoyu korumak için savaşan, kötücül bir hırs olarak yorumlayabilir ya da beni japon yapıştırıcısına benzetebilir. Ve hatta bir bakmışsın Memento olmuşum, bir bakmışsın Deniz Yıldızı Patrick... Suyum çoktan ısınmış, fokur fokur kaynamakta aslında. Hala neyin peşinde bu kız Allah aşkına?

Ne yazık ki ben bu yorumlara iştirak edemeyeceğim. Aksine yüksek müsadenizle kendimi takdir edeceğim. Ben bile kendimin bu kadar güçlü ve mücadeleci olabileceğini bilmezdim. Neyin peşinde miydim? Heyete girdiğim Kartal Devlet Hastanesi'nde çotonk diye karşıma çıkan aşağıdaki fotoğrafta bahsi geçen konu olabilir mi, en öncelikli sebebi?
...
Ama artık bana iyi gelmesi gereken beni daha da yorar oldu, gsm operatörüyle birlikteliğimizin sonuna gelmek de kaçınılmaz. Vakit tamam. Lütfen şimdi koltuklarımızı dik konuma getirelim ve kemerlerimizi bağlayalım.
Bundan kelli önümüzdeki maçlara bakalım.





Wednesday, July 16, 2014

Bir Kurumsal Gider Bir Marjinal Gelir, Neticede Elimi Sallasam Ellisi

Bir süredir yazmayı savsakladım. Tam tamına 12 günden beri. 12 gün önce diyete başladım. Savsaklamanın bir sebebi bu safi irade gerektiren, baştan aşağı disipline kesmiş rejim mevzusu olmalı. Bu mevzunun cılkı çıktı gerçi. Neredeyse bi 3 yıldır dilime pelesenk oldu. Valla başta annem olmak üzere yakın çevreme Allah sabır versin; günde 8 kere çok şişmanım, hapishaneden çıkmış Deniz Seki gibi oldum diye diye beyin hücrelerini didikledim zatı muhteremlerin. Millet 5er 10ar verirken kiloları ben labne peynire dayadım dilimi, dimağımı.  Pasta böreğe dadandım; artırdım yağ oranımı... Gel gör ki Şekercioğlu kına festivalinde tüm yenmemesi gereken şekerli, unlu, yağlı mamül ne varsa o kadar çok yedim ki yeme eyleminden tiksindim, o geceyi jübile gecem ilan ettim! Bu mudur? Budur! Zaman kuş kadar yiyip dünyaları yemiş gibi davranma zamanı. Bu, bir.
...
Bir süredir bilgisayarın başına oturamıyorum yazmak için. İçim sıkılıyor. Evlilik yıldönümümüzü Ömer, ben ve Bay Densiz'den mürekkep 3 kişi Ömer Kavur Dükkanı'nda* kutladığımız o embeloz geceden beri. Patavatsızlık ve görgüsüzlük ve küçük hesaplar... Bu alt kalemler bir araya gelince pamuk ipliğine bağlı olan bazı ilişkiler, angajmanlar, organzeler çata pata kopmaya başladı. Mavi gözlü kem bakışlı birinin nazarı değdi sanki, onca zahmetle, eziyetle kurulan diplomatik ilişkiler, özel sağlık sigorta ünitesi ve ekmek teknesi dantel masa örtüsünün ilmek ilmek sökülmesi, az evvel tamamladığın 1000 parçalık puzzle'ın elinden kayıp salonun halısına dağılması gibi koptu gitti. Adeta kurumsal varlığım kalp krizi geçirdi; 2 dk önce burdaydı, şimdi yok. Zaman ilerledikçe bir gizem perdesinin ardında kalan gerçekler bir bir açığa çıkacak ve herkeş anlayacak Baby Jane'e aslında ne olduğunu.** Bu, iki.

Mektubuma burada çatonk diye son verirken sizleri eli boş ve omuzları çökük göndermek istemiyorum ve yanlış erkeklerle zaman ve enerji kaybeden, salya sümük ya da eğik bükük olmuş tüm kadınlara sesleniyorum. Hadi hep beraber:
DAM DAM DAM DUDI DUDI DAM DAM
U R DANGEROUS 2 ME

http://www.youtube.com/watch?v=IN59gdPEBSQ

(*)Bunu daha önce nasıl düşünemedim; Ömer'in takma ismi bundan böyle Ömer Kavur! Hem Anayurt Oteli'yle saygı ve sevgi beslediğim, 2005'te 60 yaşında yitirdiğimiz yönetmen Ömer Kavur'a gönderme. Hem de Kavur Ömer Kavur:)

(**)1962 yapımı Whatever Happened To BabyJane adlı filme gönderme. imdb puanı: 8.1 desem yeterli olur herhalde.


BabyJane de bir nevi Dunganga